14 Eylül 2010 Salı

"CULLUM"nist

Fiziksel olarak sonbahara geçiş yapmanın bedeli ağır oldu. İlk olarak haftasonu Çeşme'de yağmur damlalarıyla başladı ayrılık, sonra seçimlerde.. Basketbol'daki rekorlar bile dindiremedi bu hüznü. Tatilin herşeyi iyi güzel de sonlarında insan başka bir uğraşa doğru kafayı çevirmezse duygu bombardımanına engel olamıyor. Uzaktan bakanlar okyanusun diğer ucuna gidiyorum da bu acılı satırları yazıyorum sanabilir. Hayır 45 dk. uzaklıktayım.

Yeni haftaya Jamie Cullum (Rihanna - Please Don't Stop The Music) cover'ı ile başlıyoruz.

http://www.creamandwhite.tumblr.com/ tatil resimleriyle devam ediyor...

7 Eylül 2010 Salı

Tek Kelimeyle HAYIR


















            Bütün maddeleri zincir gibi birbirine bağlayıp anayasayı değiştirmeye çalışmak çok ince işlenmiş bir oluşumun son noktası aslında. Gözümüzle görmeden inanmazdık eskiden bazı şeylere. Şimdi ne televizyondan izleyebiliyoruz ne de gazetelerde okuyabiliyoruz.

En sevdiğim filmlerden biri olan Emir Kusturica'nın yönetmenliğini yaptığı (1995) yapımı Underground'ta II. Dünya Savaşı sırasında halk yer altındaki sığınaklara yerleştirilir. Savaş sona ermesine rağmen çakal bir karaborsacı bunu yer altındakilere haber vermez. Yer altında yapılan silahları satarak çok zengin olur. İnsanlar evlenip, çocuk doğurup, silah üretiminde çalışıp güneş yüzü görmeden hayatlarını sürdürürler.

Ne yazık ki karnı doyduğu, işleri iyi gittiği ya da keyfini sürdüğü sürece kimse harekete geçemiyor. Korku, acizlik hiç bu kadar doldurmamıştı Türk halkını. Azalmaya yüz tutan aydınların, Atatürkçülerin çözümlediği bir tablo var, duyarlı halkın bas bas bağırdığı. Ama bir yandan diğerleri damardan çevrelerken ülkeyi çok pasif kalıyoruz.

Bu tatil resmiyle yola çıkan ama resmin arkasındakileri simgeleyen bir yazı aslında. Doğru, tatilimi Çeşme'de en sevdiklerimle yapacağım, HAYIR oyumu kullanmak için Pazar sabahı İzmir'de sandık başında olacağım.

Zülfü Livaneli'nin 16 Kasım 2005'te kaleme aldığı öngörü yazısı ise çok kısa ve güzel bir özeti şu an bulunduğumuz durumun. Okumanızı tavsiye ederim.

http://www.herturlu.net/forum/forum_posts.asp?TID=3156

6 Eylül 2010 Pazartesi

Dancing Barefoot



















U2 kulaklarımda
"Here I go and I don't know why
I spin so ceaselessly
Could it be he's taking over me
I'm dancing barefoot
Headed for a spin
Some strange music drags me in " diyor.

İstanbul sallanmaya çok yatkın bu gece. Gündem fazlasıyla yoğun. Dün akşam Fransa'yı ezip geçerek çeyrek final biletini aldığımızdan mı, evet-HAYIR diye dolaşan seçim arabalarından mı, U2 telaşında, pazartesi sendromunun trafik bunalımından mı bilemiyorum. Sadece Eylül'ün ilk pazarı kalkıp heyecanla perdeleri açtığımda gök delinircesine yağan yağmur bile yeter herşeyi anlatmaya. Yazı kafamda bitirmemişken kimse soğutamaz havayı. Telefonun ucunda bir ses 'şu an denize giriyoruz, hava daha da güzelleşti dediğinde' içim bu kadar burkulamaz.

Bu yüzden bayramı, yazı, Çeşme'yi kapatana kadar i'm dancing barefoot. Ve gözlemci güvercin ile beraber 2 gün sonra yollardayız.

3 Eylül 2010 Cuma

Miss Tanpınar






















                    Bu rüya gibi bahçeyi görünce 9 yaşında şair olacağım diye şiirler yazmaya başlayıp annemlere okumam aklıma geldi. Abimin edebiyat kitabından tesadüf eseri bulduğum bir şiir değiştirmişti hayatımı. Hemen bir bölümünü bir kağıda yazıp verdim anneme. Gözleri büyüdü, inanamadı, babama okuttu. O zamanlar sözlükle gezdiğim için kelimeleri bulup çıkarma ihtimalim vardı ama böyle bir şiiri gerçekten yetenekli bile olsam o yaşta yazabileceğimi sanmıyorum. Akşamına gerçekler ortaya çıktığında çoktan ezberime yerleşmişti Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu şiiri, 14 senedir de hep canlı kaldı.


"...Ben zamanı gördüm, içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak, yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrildi!
Ben zamanı gördüm, kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm, şimşek gibi bir anın uçurumunda.

Kim tanır bizi şimdiden sonra,
Aydınlığı kıt gecemize, misafir olanlardan başka;
Kuru tahta üstünde bizimle paylaşanlar günlerimizi
Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe ancak tanır bizi
Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
Akşamın tek bir ağaç gibi, dal budak saldığı sular,
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın,
Benim uykum boyunca..."

Şampiyonların Kahvaltısı

























            
Su böreği, açma, sucuk, salam peşinde koşan biri değilim. 'En güzel öğün kahvaltıdır' diye güne erken başlar, her tadı ayrıştırır, abartısız yaparım her kahvaltımı.

Bu kısa karakter analizinin ardından annemin akdeniz baharatı karışımı, halka kırmızı biberli omleti, tuzlu&tatlı loru, portakal&çilek reçeli arasına atarım kendimi tabii ki gevrek eşliğinde.

Güzelce paketlenip Izmir-İstanbul turlarını sık yapan bu kahvaltıdır belki ters kalkılan günlerin bile yönünü değiştiren. 'Şampiyonların Kahvaltısı'!

1 Eylül 2010 Çarşamba

Takım Ruhu, Geldiysen Evet De !!!


Dünya Basket Şampiyonası Türkiye'de! Bu tarihi olayın bir parçası olmamak olmaz, diye düşünüp
dün akşam İzmir Halkapınar Spor Salonu 'na gittik. Fransa- Kanada maçını önce izledik. Sessiz sedasız, tatsız tuzsuz, iddiasız heyecansız bir maçtı. Amaa, maçın sonuna doğru kapılardan rengarenk insanlar girmeye başladı. Üzerlerinde sarı, yeşil, kırmızı formaları, perukları, bayrakları, davulları, yüzlerinde boyaları.... Fransa maçı bittiğinde neşeleri, enerjileri, heyecanları ve hırslarıyla doldurdu Litvanya taraftarları sahayı. Rakipleri İspanya'ydı, şansları çok azdı, ama bir mucize gerçekleşti! O güçlü enerjileriyle galibiyete ittiler adeta takımlarını. Aynı bizim taraftarlarımızın Ankara'da Yunanistan karşısında yaptığı gibi. Arkasına güzel, güçlü rüzgarları aldı mı insan ruhu, bir başka kanatlanıyor. Bu her konuda herkese örnek olmalı bence ...

"FALL"ing

















                          1 Eylül 2010. 20 derece,yağmur, rüzgar. Taşınma, ayrılma, mevsim bitişi, hayat rutini, beklenmedik gelişmeler, büyümek, dostları yurtdışına yollamak, sevdiklerimizi karşılamak, mücadele, belirsizlik, ısınan deniz suyundan faydalanma ihtiyacı, bayram-seçim karmaşası, yollar yollar. Bünye bir noktada iflas ediyor. İstiklal Cadde'sinde uyanıp, elindeki kuklayı oynatarak hayatı sorgulayan tiyatrocu adamın  yerindesin bir akşam önce, sonra kocasının yanında eşya gibi taşınan kadının, ne istediğini bilmeyen, önünü görmeyen, temelsiz binalar üzerine hayatını kondurmakta olan çocukları görüyorsun, c'est la vie diyen yüzeyselleri, ve yazın bittiğini.

Ben şarkıdaki gibi "her bahar aşık" olmam ama her sonbahar başlangıcında hüzün dolarım. Sonra Sezen Aksu devam eder,

"Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları..."

FIBA, Şeker Bayramı, Referandum ve sınırsız yolculuklarla, dolu dolu Eylül